
📚 Son Sayı: 19
Türkçe Öz:Çalışma, Abdülkerîm Kuşeyrî’nin (ö. 465/1072) er-Risâle isimli eseri bağlamında tasavvuf ve fıkıh arasındaki ilişkiyi konu edinmektedir. Her iki disiplinin kesişiminde yer alan kavramların tasavvufî bakış açısıyla yeniden değerlendirilmesi ve bu yorumların açığa çıkarılması amaçlanmaktadır. Böylece tasavvufun şer‘i hükümlerle uyumlu bir disiplin olduğunun ortaya konması hedeflenmektedir. Kuşeyrî, yaşadığı hicrî beşinci asra damgasını vuran tasavvufun öncü şahsiyetlerin başında gelmektedir. Dönemin fikrî ve siyasî çalkantıları içinde sünnî tasavvuf anlayışını savunmuş; tasavvufun meşruiyetini Kur’an ve sünnet eksenli bir yaklaşımla temellendirmeye çalışmıştır. Şerîat ve tasavvufu bütüncül bir yaklaşımla ele almış, söz konusu disiplinleri birbirini tamamlayan dinin iki ana unsuru olarak kabul etmiştir. Bu iki alan arasında kurduğu güçlü denge dolayısıyla “el-Câmi‘ü beyne’ş-şerî‘a ve’l-hakîka” unvanı ile anılmıştır. Çalışmada öncelikle Kuşeyrî’nin şerîat ve hakikat anlayışı ortaya konmuş, daha sonra semâ, sefer ve hürriyet gibi terimlerin mânevî boyutları irdelenmiştir. Tasavvufun amelî boyutunu oluşturan söz konusu kavramlar, aynı zamanda birer fıkhî mesele olduğundan tasavvuf ile fıkıh arasındaki irtibatı ortaya koymaktadır. Bu nedenle çalışmada özellikle bu üç kavram seçilmiş ve tasavvuf ile fıkıh ilişkisinin anlaşılmasında oynadıkları rol ele alınmıştır. Kuşeyrî’nin ilgili kavramları yalnızca tasavvufî birer ritüel olarak değil, aynı zamanda fıkhî açıdan da ele alması, fıkıh ile tasavvuf arasındaki güçlü bağı ortaya koymaktadır. O, tasavvufun amelî boyutunu fıkhî ölçütlerle bütünleştirerek her iki disiplin arasındaki uyumu olgunlaştırmıştır. Çalışmada ayrıca kavramların bireyde oluşturduğu derunî karşılıklar, teorik ve pratik yönleriyle değerlendirilmiş, zâhir-bâtın dengesine dayalı bütüncül bir yaklaşım benimsenmiştir. Bu çalışmada yer alan kavramlar, farklı tasavvufî kaynaklardaki kullanımlarıyla karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Makalede araştırma tekniklerinden doküman analiz yönteminden yararlanılmıştır.
Türkçe Öz:Bu makale, İslâm tasavvufundaki nefs-i emmâre ile G. I. Gurdjieff’in Dördüncü Yol öğretisindeki güdüsel merkez kavramlarını karşılaştırmalı bir okuma çerçevesinde incelemektedir. Öncelikle iki geleneğin insanın ilkel ve otomatik eğilimlerini kavramsallaştırma biçimleri ele alınmakta; ardından bu eğilimlerle baş etme yolları ve dönüşümün nihai yönü bakımından ayrışmaları tartışılmaktadır. Tasavvuf geleneğinde nefs-i emmâre, ahlâkî sorumluluk yüklenen ve arındırılması gereken bir mertebe olarak tanımlanır. Bu mertebenin aşılması, riyazet, zikir, murâkabe ve mürşid rehberliği gibi yöntemlerle mümkün görülür. Dördüncü Yol anlayışında ise güdüsel merkez, bedensel ve otomatik işlevlerin nötr odağıdır. Burada amaç, merkezin bastırılması değil; öz-gözlem ve “kendini hatırlama” pratikleriyle doğru konumuna yerleştirilmesidir. Bu yönüyle iki yaklaşım, yüzeyde ortak bir “otomatiklikten uyanış” temasını paylaşsa da dil, maksat ve nihai hedef bakımından ayrışır. Dördüncü Yol, sahte benliklerin pasifize edilmesi yoluyla kişiliğin mekanikliğinin kırılması ile bireyin "gerçek benliğini" veya "özünü" keşfetmesi ve geliştirmesine yönelirken tasavvuf, fenâ-bekâ çizgisinde benliğin ilâhî hakikatte fânî oluşunu esas alır. Bu çalışmada, metin-merkezli ve karşılaştırmalı-kavramsal bir çözümleme yoluyla erken ve klasik dönem sûfî kaynakları, Dördüncü Yol literatürünün temel metinleriyle birlikte ele alınmaktadır. Bulgular, her iki yaklaşımın otomatiklik, dürtüsellik ve bilinç dağınıklığını başlangıç sorunu olarak teşhis ettiğini; dönüşüm araçlarının farklı teorik dayanaklara yaslandığını ve nihai hedeflerin Dördüncü Yol’da ‘gerçek benliğin olgunlaşması’, tasavvufta ise ‘benlikten geçiş (fenâ/bekâ)’ olarak ayrıştığını ortaya koymaktadır. Son kısımda her yol kendi bağlamında ele alınır; tasavvufun ahlâk ve tezkiyeyi önceleyen terbiyesi, Dördüncü Yol’un öz-gözlem ve “kendini hatırlama” çalışmalarıyla yan yana getirilir. Bu yaklaşım, ruhsal olgunlaşmaya dair ortak ve ayrışan yönleri görünür kılar; bugünün arayışları için dengeli bir bakış sunar.
Türkçe Öz:Bu çalışma, modern dönemde özellikle Batı’da sekülerleşme, küreselleşme ve bireyselleşmenin etkisiyle belirginleşen yeni dinî hareketler ile Sünnî tasavvuf geleneği arasındaki ilişkiyi, literatürde zaman zaman dile getirilen benzerlik iddiaları ekseninde kavramsal ve karşılaştırmalı bir yaklaşımla ele almaktadır. Araştırma, yeni dinî hareketlerin ortaya çıkışını hazırlayan sosyokültürel zemini dikkate alırken karşılaştırmayı tekil örnekler üzerinden değil, bu hareketlerin genel karakteristikleri üzerinden kurmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda yeni dinî hareketlerde öne çıkan karizmatik liderlik, kurtuluş öğretisi, sezgisel bilgi vurgusu ve senkretik/eklektik yapı gibi özelliklerin; tasavvufta görülen şeyh–mürid ilişkisi, nefis tezkiyesi ve bâtınî tecrübe gibi unsurlarla bazı şekilsel benzerlikler taşıdığı kabul edilmektedir. Bununla birlikte analiz, söz konusu benzerliklerin daha çok görünüş düzeyinde kaldığını ve teolojik dayanaklar, yöntem, amaç ve normatif çerçeve bakımından iki yapı arasında belirgin ayrışmalar bulunduğunu göstermektedir. Tasavvuf, İslâmî kaynaklara bağlı, ibadet–ilim–ahlâk ekseninde nefsi ıslahı ve Allah’a yakınlaşmayı hedefleyen normatif bir manevî disiplin olarak konumlanmaktadır. Buna karşılık yeni dinî hareketler, çoğu zaman bireysel tatmin ve başarı odaklı söylemler geliştiren, farklı inanç ve pratikleri eklektik biçimde bir araya getirebilen ve seküler eğilimler taşıyabilen yapılardır. Bu nedenle tasavvufun yeni dinî hareketler bağlamında değerlendirilmesi kavramsal açıdan sorunlu görünmektedir. Ayrıca çalışma, popüler kültür içinde “tasavvufî” bir dil ve sembolizm kullanan yeni oluşumların Sünnî tasavvuf geleneğiyle özdeşleştirilmesinin kavramsal karışıklığa yol açabileceğini vurgulamakta; tasavvufun tarihsel ve normatif çerçevesinin korunması gerektiğine işaret etmektedir.
Türkçe Öz:Bu araştırma, Şam’da ortaya çıkan modern bir tasavvufî hareket olan "Kubeysiyyat Hareketi"ni ele almakta; yapısını, düşüncesini ve etkisini incelemektedir. Araştırmanın ilk bölümünde, Kubeyysiyat Hareketi’nin Şam’da ortaya çıkışı ile ardından bölgesel ve küresel düzeyde yayılışı ele alınmakta; ayrıca bu topluluğun tasavvufî iç yapısı ve bilinen geleneksel Şam tasavvufî gruplarından ayrılan hiyerarşik düzeni analiz edilmektedir. İkinci bölümde hareketin kendine özgü tasavvufî düşüncelerinin kadın üyeleri tarafından nasıl geliştirildiği açıklanmakta; hareketin teorik ilkeleri ve pratik ritüelleri detaylandırılmaktadır. Bu bağlamda, hareketin kurucusu ve ilk şeyhi Münire Kubeysî tarafından başlatılan süreçten, Hacce Hanan el-Şehbender’in “Kubeysiyyat” fikirlerinin, geleneksel Nakşibendiyye tarikatının bir nevi devamı olduğunu ortaya koymasına; ardından da Farah el-Ahras’ın yazılarıyla tasavvufî ve eğitsel kimliğin olgunlaşmasına kadar olan gelişim süreci ele alınmaktadır. Üçüncü bölümde ise Kubeysiyyat Hareketi’nin Suriye’deki siyasî ve toplumsal etkisi incelenmektedir. Bu bölümde yalnızca topluluğun siyasî otoriteyle olan tarihî ilişkileri değil, aynı zamanda bu ilişkinin biçimleri ve karşılıklı etkileri de ele alınmakta; özellikle 2011’den itibaren Suriye Devrimi karşısında topluluk mensuplarının farklı tutumları arasındaki bölünmeye odaklanılmaktadır. Araştırma, Kubeysiyyat Hareketi’nin genel sosyal ortam üzerindeki etkisini ortaya koyarak hareketin, bilimsel, sosyal, siyasî ve ekonomik alandaki seçkin kadınları nasıl cezbettiğini; tasavvufî bir ruhla toplumun entelektüel, dinî ve sosyal değerlerini kadınlar aracılığıyla modern ancak köklü bir tasavvufî eğitim yaklaşımıyla nasıl dönüştürmeye çalıştığını göstermeyi amaçlamaktadır.
Türkçe Öz:Bu çalışma, modern çağın insanlık üzerinde meydana getirdiği epistemolojik ve ontolojik krizlere karşı Charles Le Gai Eaton’un (Hasan Abdülhakîm) yaptığı değerlendirmeleri ve teklif ettiği çözüm önerilerini tasavvufî bağlamda incelemeyi amaçlamaktadır. Günümüzde yapılan araştırmalarda modernitenin sekülerleşme, pozitivizm ve bireycilik ekseninde insanların hakikat algısını bozduğu, insanı metafizik köklerinden ve kadim mânevî geleneklerden kopardığı, böylece onları anlam ve değer krizlerine sürüklediği tezi kabul görmüştür. Söz konusu anlam ve değer krizleri esas alındığında çalışmanın temel problemi, modern insanın varoluşsal sorulara tatmin edici cevaplar bulamaması ve bunun neticesinde bireysel ve toplumsal düzlemde yaşadığı mânevî ve ahlâkî savrulmanın nasıl giderilebileceği sorusudur. Bu bağlamda araştırma, Gai Eaton’un modernite eleştirisini ve İslâm’ın mânevî mirasını merkeze alarak insanlığın anlam krizi karşısında teklif ettiği çözüm yollarını konu edinmektedir. Çalışmada doküman analiz yöntemi kullanılmış; İslâm felsefesi, kelâmı ve tasavvufunun referansları göz önünde bulundurulmuştur. Kadim felsefî ve dinî birikimleri referans alan Gai Eaton’un eserleri, konuşmaları ve mülakatları bağlamında, onun modernite eleştirisi ve anlam krizi tasvirleri ortaya konulmuştur. Eaton’un nazarında modern çağ sıradan bir dönem değil, insanlığın tarihî köklerinden koptuğu ve anlam dünyasının çöktüğü anormal bir dönemdir. Ona göre bu durumun açık sebebi olan modernite, bireyi yalnızca maddî değerler ve göreceli normlara mahkûm etmemiş, metafizik gerçeklikten ve kutsalı düşünmekten de uzaklaştırmıştır. Bu durum bireyi kendi varlığından, evren ve mutlak hakikat üzerine çok boyutlu düşünmekten alıkoymuş, insanlığın anlam ve değer krizini ağırlaştırmıştır. Eaton, bu sorunun çözümü için insanın geleneksel mânevî miras ve ilâhî düzenle yeniden bağ kurması gerektiğini ileri sürmüş, mutahabını insan, evren ve Kur‘ân üzerinde düşünmeye davet etmiştir. Bu bağlamda Eaton’un görüşleri, moderniteye karşı bir duruş sergilemenin yanı sıra insanın hakikatle yeniden buluşmasını hedefleyen bir uyanış çağrısıdır.
Türkçe Öz:Tasavvuf tarihinde kadın sûfîlere dair ilk bilgileri sağlayan sadece sınırlı sayıda biyografi ve tabakât kaynağı bulunmaktadır. Kadın sûfîlerin seyr u sülûk (manevî yolculuk) deneyimlerini aydınlatan vâridât türü eserler ise neredeyse tamamen yoktur. Bu bağlamda, tasavvufla ilişkisi bilinen kadın sûfîlerin, âlimlerin ve şairelerin kaleme aldığı ilmî eserler ile vâridât türü risaleler ve dîvânlar, kadınların tasavvufla ilişkisine dair önemli bilgileri saklayan gizli hazineler işlevi görmektedir. Bu çalışma, Sultan II. Mahmud’un kızı olan Âdile Sultan’ın (1826–1899) Dîvânı’nda yer alan tasavvufî unsurları ve manevî yolculuğa dair yansımaları incelemektedir. On dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir Osmanlı prensesi olan Âdile Sultan, sadece kendi tasavvufî deneyimlerini kaydetmekle kalmamış, aynı zamanda katıldığı sohbetler ve sağladığı maddî ve manevî destek aracılığıyla tekkeler ve şeyhlerle bağlar kurmuştur. Tarihî kaynaklar onun dindarlığını, cömertliğini ve dirayetli kişiliğini; ayrıca mûsiki, şiir ve hat gibi güzel sanatlara olan yeteneğini ve döneminin eğitim hayatına yaptığı katkıları vurgulamaktadır. Âdile Sultan’ı Osmanlı sultanları arasında farklı kılan özelliği ise duygu ve düşünce dünyasını benzersiz bir şekilde ortaya koyan Dîvânı’dır. Âdile Sultan, Osmanlı hanedanında dîvân sahibi olduğu bilinen tek kadın sultandır. Padişah–şeyh ilişkileri üzerine birçok çalışma bulunmakla birlikte, onun Dîvânı bir kadın sultanın tasavvufa bakışı, tasavvufa yönelişi ve sûfîlerle irtibatı hakkında son derece zengin bilgiler sunmaktadır. Konuyla ilgili ikinci önemli kaynak ise bıraktığı vakfiyelerdir. Dîvânı ile birlikte bu vakfiyeler, saray hiyerarşisinde öne çıkan bir Osmanlı prensesinin derviş yönünü ortaya koymakta ve onun yazıya döktüğü seyr u sülûk yolculuğunu görünür kılmaktadır. Yirminci yüzyılın eşiğinde Dîvânı’nda aktardıkları, saray–tekke–şeyh ilişkilerine dair açık ve takip edilebilir veriler sunmaktadır. Ayrıca Dîvânı’nda tarikat âdâbı, mürid–mürşid ilişkileri, tasavvufî hâl ve makamlarla ilgili tasvirleri ve tarikat silsilesine dair aktardığı bilgiler bizlere hem nüfuz hem de maddî imkân sahibi bir kadın müridin manevî yolculuğunu görme imkânı tanımaktadır.
Türkçe Öz:Son dönem âlimlerinden İsmail Çetin, ilmi geleneğe mensup bir ailede yetişmiş; kelâm, felsefe, mantık, belagat, tefsir, hadis ve tasavvuf gibi İslami ilimlerin pek çok alanında eğitim almış ve bu alanlarda dikkate değer eserler kaleme almıştır. Özellikle Ömer Nasuhi Bilmen’den “Muvazzah İlm-i Kelâm” adlı eseri tahsil etmiş olması, onun klasik kelâm birikimini neşet ettiği çevreden güçlü bir şekilde devraldığını göstermektedir. Çetin’in ilmî ilgileri arasında özel bir yere sahip olan tevessül, teveccüh, istiğâse ve iksâm gibi tartışmalı meseleler, onun itikadî duyarlılığı ile şekillenmiş ve bu konulara ilişkin olarak derinlikli ilmî çözümlemeler ortaya koymasına vesile olmuştur. Bu bağlamda İsmail Çetin, tevessül konusunu Allah’ın kudret, irade ve te’sir sıfatları çerçevesinde değerlendirmiş; meseleyi naslara, sahâbe ve selefin uygulamalarına dayandırarak temellendirmeye çalışmıştır. Çetin, “zat ile tevessül” ile “ölü veya gaib kimselerden dua talep etme” gibi günümüzde tartışmalı kabul edilen tevessül türlerini meşru gören bir yaklaşımı savunmakta ve bu görüşünü üç yüz kırk civarında klasik ve modern kaynağa dayandırarak güçlendirmektedir. Bu çerçevede İbn Teymiyye’nin Hz. Peygamber’in vefatından sonra onunla tevessülü caiz görmeyen anlayışı ile İzzeddîn b. Abdüsselâm’ın, peygamber dışında herhangi bir şahısla tevessülü gayrimeşru sayan görüşünü eleştiriye tabi tutmuş; tevessülü bid’at ve şirk sayan yaklaşımları reddetmiştir. Çetin’e göre gerek hayatta gerekse vefatlarından sonra peygamberler, evliya ve salih kimselerle tevessül etmek, onların Allah katındaki salih amelleri ve faziletleri vesilesiyle Allah’tan talepte bulunmak itikadi bir sapma değil, bilakis sahih ve meşru bir Ehl-i Sünnet anlayışıdır. Bunun karşısında yer alan ve tevessülün her türünü şirk kabul eden görüşlerin, temelde Muhammed b. Abdülvehhâb’ın temsil ettiği selefî çizgiye dayandığını belirten Çetin, bu yaklaşımın Ehl-i Sünnet sınırlarının dışına çıktığını özellikle vurgulamaktadır. Bu çalışmada, İsmail Çetin’in tevessül başta olmak üzere teveccüh, istiğâse ve iksâm gibi konulara dair görüşlerini, ilgili meseleleri ele alırken kullandığı ilmî yöntemi, dayandığı kaynaklar, ortaya koyduğu deliller ve yaptığı eleştiriler bağlamında sistematik biçimde analiz edilmektedir.
Türkçe Öz:Bu makalede, Osmanlı döneminde İstanbul Eyüp’te faaliyet göstermiş olan Şeyh Murâd Efendi Tekkesi’ne bağlı kütüphanenin kuruluşu, koleksiyon yapısı ve Cumhuriyet döneminde yaşadığı dönüşüm süreci incelenmektedir. Çalışma, tekke bünyesinde oluşan kitap koleksiyonlarının sadece dinî değil, aynı zamanda ilmî ve kültürel birikimi yansıtan önemli yapılar olduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır. Araştırmada arşiv belgeleri, vakfiye metinleri, yazma eser kataloglarından sıkça yararlanılmış; tekke kütüphanesinin kuruluş gayesi, kitapların içeriği ve bu koleksiyonun zaman içinde nasıl dağıldığı çeşitli yönleriyle değerlendirilmiştir. Kütüphane, özellikle Şeyh Murâd Efendi ve tekkenin diğer şeyhlerinin ilmî ilgileri doğrultusunda şekillenmiş; tasavvuf, fıkıh, ahlak ve dil gibi alanlarda yazılmış Arapça ve Osmanlı Türkçesi eserlerle zenginleşmiştir. Bu eserler, tekkenin ilmî ve kültürel faaliyetlerinin bir yansıması olarak önemli bir yer tutmaktadır. 1925’te tekkelerin kapatılmasıyla birlikte kütüphanedeki eserler aile fertleri tarafından korunmuş, daha sonra Süleymaniye Kütüphanesi’ne özel bir koleksiyon olarak taşınmıştır. Bu süreç, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte yaşanan kültürel kırılmanın yazılı miras üzerindeki etkisini görünür kılmaktadır. Kütüphanenin Süleymaniye Kütüphanesi'ne entegrasyonu, yazılı mirasın korunması ve gelecek nesillere aktarılması açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu çalışma, bir tekke kütüphanesi örneğinden hareketle Osmanlı tasavvuf geleneğinin ilmî ve kültürel boyutlarını belgeleyerek literatüre özgün bir katkı sunmayı hedeflemektedir.
Türkçe Öz:Şeyh Muhammed b. Muhammed el-Ahlâtî (ö. 831/1427), 9/15. yüzyılda Bitlis’in Ahlat ilçesinde yaşamış önemli sûfî âlimlerden biridir. Safeviyye tarîkatına mensup olan Ahlâtî, ilim ve irfan sahibi bir şahsiyet olarak çeşitli eserler kaleme almış; bu eserlerin bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır. Genel itibarıyla tasavvufî muhtevaya sahip olan eserlerinde özellikle cehrî zikir, mürşid–mürîd ilişkisi ve seyr u sülûk anlayışı üzerinde durulmuştur. Bununla birlikte müellifin hayatına dair kaynaklarda oldukça sınırlı bilgi yer almakta; Bağdatlı İsmail Paşa’nın Hediyyetü’l-ʿârifîn adlı eseri ile Abdulkerim Muhammed el-Müderris’in ʿUlemâʾünâ fî ḫıdmeti’l-ʿilm ve’d-dîn adlı çalışması gibi az sayıdaki kaynakta, hayatına ilişkin yalnızca kısa ve özet bilgiler bulunmaktadır. Tespit ettiğimiz eserlerinde, babası ve memleketine dair bilgiler son derece sınırlı olmakla birlikte, daha ziyade mensubu olduğu tarîkat ve tarîkat silsilesine ilişkin bilgilerin ön plana çıktığı görülmektedir. Günümüze ulaşan eserleri incelendiğinde, Ahlâtî’nin hem zâhirî hem de bâtınî ilimlerde derin bir vukufiyete sahip olduğu anlaşılmaktadır. Buna rağmen, kendisi hakkında müstakil bir akademik çalışmanın bulunmaması önemli bir eksiklik olarak değerlendirilmektedir. Bu eksikliği gidermek amacıyla ele alınan makale, ilk olma özelliğini taşımaktadır. Kaynak taraması ve metin analizi yöntemleriyle hazırlanan çalışma, Ahlâtî’nin ilmî mirasını gün yüzüne çıkarması, klasik döneme ait tasavvuf literâtürüne katkı sağlaması açısından faydalı olacağı gibi müellifle ilgili yapılacak olan daha geniş akademik çalışmalara da ışık tutacaktır. Bu makalede kısaca, Şeyh Muhammed b. Muhammed el-Ahlâtî (ö. 831/1427)’nin hayatı, eserleri, mensubu olduğu tarîkat ve günümüze ulaşan eserleri çerçevesinde bazı tasavvufî görüşleri ele alınmaktadır. Böylece, daha önce hayatı ve eserleri hakkında herhangi bir akademik çalışma yapılmamış olan bir sûfî şahsiyetin tanıtılması ve alan araştırmacılarının istifadesine sunulması amaçlanmaktadır.