0%
Yeni Sayımız Çıktı
Sufiye dergisinin 20. sayısını dergi parkta inceleyebilirsiniz.
Mahmud Sami Efendi
Hayatı ve Tasavvufi Görüşleri
Prof. Dr. Vahit Göktaş hocamızın kaleminden Mahmud Sami Efendi (k.s.) Tasavvufi görüşlerini sistematik olarak ele aldığı kitabı çıktı.
Dergi Kapağı

📚 Son Sayı: 20, 30 Haz 2026

Kasımpaşa Uşşâkî Âsitânesi’nin Son Postnişîni: Mustafa Sâfî Efendi
Türkçe Öz:Tasavvuf tarihinin mühim yollarından biri olan Uşşâkîlik, Osmanlı’nın son dönemlerinden günümüze kadar uzanan etkisiyle dikkat çeken, aşk merkezli bir irfan geleneğidir. Bu geleneğin önemli temsilcilerinden biri olan ve Kasımpaşa Uşşâkî Âsitânesi’nin son postnişîni olarak bilinen Mustafa Sâfî Efendi 1274 (1858) yılında Burdur’da dünyaya gelmiştir. Dinî eğitimini İstanbul’da tamamlamasının ardından ilmî yeterliliği ve tedris faaliyetlerindeki başarısıyla kısa sürede temayüz ederek Fatih Camii’ndeki derslerinin yanı sıra resmî eğitim kurumlarında da görev yapmıştır. Uşşâkî şeyhi Fahreddin Himmetî’den irşad izni alıp ilk olarak Fatih’teki Fındıkzâde Tekkesi’nin daha sonra Hasan Hüsameddin Uşşâkî Âsitânesi’nin meşihat görevini üstlenmiştir. Çalışmanın temel amacı literatürde hakkında müstakil bir inceleme bulunmayan Mustafa Sâfî Efendi’nin hayatını, tasavvufî şahsiyetini ve tarikat içindeki konumunu ele almaktır. Bu çerçevede arşiv belgeleri ve yazma eserler de dikkate alınarak Mustafa Sâfî Efendi’nin silsilesi, aldığı tasavvufî eğitim, seyrü sülûk anlayışı ve irşad faaliyetleri incelenmiştir. Elde edilen veriler, Mustafa Sâfî Efendi’nin Uşşâkîliğin usûl ve erkânını muhafaza etmekle birlikte, özellikle ahlâkî olgunlaşmayı merkeze alan bir terbiye anlayışını benimsediğini göstermektedir. Ayrıca onun, Osmanlı’nın son ve Cumhuriyet’in ilk döneminin sosyal ve dinî şartları içinde Uşşâkî geleneğin sürekliliğini sağlamada önemli bir rol üstlendiği tespit edilmiştir. Böylece, daha önce hakkında herhangi bir akademik çalışma olmayan Mustafa Sâfî Efendi’nin tanıtılması ve Uşşâkî geleneğine olan etkilerini alan araştırmacılarının istifadesine sunulması amaçlanmaktadır.
Türkçe Öz:XVII. ve XVIII. yüzyıllar, tasavvuf tarihinde temel doktriner unsurların büyük ölçüde muhafaza edildiği, ancak yeni yorum ve kavramsallaştırmalarla yeniden ele alındığı bir dönemi ifade etmektedir. Bu bağlamda, XVIII. yüzyıl Osmanlı ilim ve tasavvuf çevrelerinde önemli bir etkiye sahip olmasına rağmen modern araştırmalarda incelenmemiş olan âlim-sûfî Ömer el-Bağdâdî (ö. 1194/1780) dikkat çekmektedir. Bağdat’ta doğan, tahsilinin ardından Şam’a yerleşen Ömer el-Bağdâdî; nahiv, kelâm, tefsir, fıkıh ve tasavvuf alanlarında dersler vermiş, çok yönlü ilmî birikimini eserleriyle ortaya koymuştur. Abdülganî en-Nablusî’nin (ö. 1143/1731) talebe silsilesine mensup olması onu Ekberî tasavvuf geleneğiyle irtibatlandırırken, medrese ve tekke çevrelerinde gördüğü itibar da Osmanlı ilmî yapısındaki konumunu göstermektedir. Bu makale, öncelikle çağdaşı Murâdî’nin (ö. 1206/1791) Silkü’ddürer adlı eserindeki veriler ışığında Ömer el-Bağdâdî’nin hocalarını, ilmî silsilesini ve entelektüel çevresini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Ardından başta Risâle fî tevhîdi’l-ef ’âl ve tahkîki ma’ne’lkesb ile Hâşiye alâ Risâleti vahdeti’l-vücûd olmak üzere eserleri merkeze alınarak düşünce dünyası değerlendirilecektir. Bu çerçevede kelâm ile tasavvuf arasındaki ilişki, özellikle vücûd, tevhîd-i ef ’âl ve kesb kavramları etrafında analiz edilmektedir. Ömer el-Bağdâdî’nin varlık anlayışının merkezinde vahdet-i vücûd öğretisi yer almakta; bu doktrine yönelik yanlış anlamaları tashih etmeye özel önem verdiği görülmektedir. Düşüncesinin ayırt edici yönü, Eş’arî-Mâtürîdî kelâmı ile Ekberî tasavvufu uzlaştırma çabasında ortaya çıkmaktadır. Bu uzlaştırma, klasik kelâmın temel meselelerinden kesb teorisinin, Ekberî düşüncenin merkezî kavramlarından a’yân-ı sâbite çerçevesinde yeniden yorumlanmasıyla gerçekleştirilmektedir. Ona göre kesb, a’yân-ı sâbitenin kendi zâtının gerektirdiği hususları talep etmesidir. Bu yaklaşımıyla Ömer el-Bağdâdî, Sadrüşşerîa (öl. 747/1346) ve İbnü’l-Hümâm (öl. 861/1457) gibi geç dönem Hanefî-Mâtürîdî kelâmcılarının kesb anlayışlarını eleştirmektedir. Makalenin ekinde ise Risâle fî tevhîdi’l-ef ’âl’in tahkikli metni sunulmaktadır.
Türkçe Öz:Bu çalışma, 19. yüzyılda Bolu’daki Halvetî-Şâbânî geleneği Mustafa Safî Efendi’den (ö. 1263/1846) sonra devam ettiren Geredeli Abdullah Efendi (öl. 1267/1850-51), Mudurnulu Halil Rahmî Efendi (öl. 1284/1867-68) ve Bolulu İbrahim Efendi (öl. 1313/1897) üzerinden incelemektedir. Araştırmada Osmanlı Arşivi belgeleri, Meclis-i Meşâyih Defterleri ve menâkıbnâme verileri nitel doküman analizi ve karşılaştırmalı tarihsel yöntem çerçevesinde değerlendirilmiş; elde edilen bulgular örnek olay incelemesi yaklaşımıyla yorumlanmıştır. Belgeler, Abdullah Efendi ve dervişlerinin darp ve tahkire uğraması karşısında merkezî idarenin taşra yöneticilerini doğrudan uyardığını; böylece Osmanlı’nın tarikat şeyhlerini hem güvenlik hem de meşruiyet açısından koruyan bir siyaset izlediğini göstermektedir. Halil Rahmî Efendi ile ilgili tek arşiv belgesi Mudurnu’daki dergâhına yapılan taamiye yardımını ve dolayısıyla devlet desteğini bildirmektedir. İbrahim Efendi dosyaları ise Gölyüzü Mahallesi’nde aynı çevrede anılan Tavîl Mehmed Paşa/Derviş Osman Hücresi/Aşağı Tekke ile Hisaraltı/Kabadayı Tekkesi adlı iki Halvetî tekkesinin tarihini, yetki alanlarını ve mali kaynaklarını somut biçimde ayırt etmeye imkân vermektedir. Çalışma, daha önce benzer araştırmalarda kullanılmamış belgeleri inceleyerek Bolu’da Halvetî-Şâbânîliğin 19. yüzyıldaki kurumsal-toplumsal yönlerine arşiv temelli yeni bir katkı sunmayı amaçlamaktadır. Böylece çalışma, Bolu’da Halvetî-Şâbânî gelenek üzerine yapılan mevcut araştırmalardan farklı olarak, taâmiye tahsisleri, mülkiyet ihtilafları ve postnişînlik çekişmelerini birlikte ele almakta; Meclis-i Meşâyih defterleri ile arşiv belgelerini karşılaştırmalı bir okuma ile değerlendirmektedir. Böylece tarikat-devlet ilişkisini yalnızca manevî ve tasavvufî anlatılar üzerinden değil aynı zamanda hukuki, idari ve mali boyutlarıyla ortaya koymayı ve Osmanlı’da tarikatların idari işleyişine dair literatürdeki önemli bir boşluğu arşiv temelli bilgilerle doldurmayı amaçlamaktadır.
Türkçe Öz:Mesnevî, yazıldıktan sonra hakkında çeşitli çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Bunlardan Hüsameddin Çelebi’nin (öl. 683/1284) ilk temsilcisi olduğu mesnevîhanlık, sözlü şerh geleneğine dairdir. Yazılı kültürde ise Anadolu sahasında ilkin Müinüddin Mustafa (öl. XV. yy. ?) tarafından manzum bir şerh kaleme alınmıştır. 15. yüzyıldan itibaren Mesnevî hakkında kırktan fazla manzum ve mensur şerh Anadolu sahasında yazılmıştır. Mesnevî şerhleri içerisinde çeşitli çözümleme yöntemleri kullanılmıştır. Bu şerhlerden bir kısmında metni anlamak adına başka meşhur eserlere atıflar yapılırken bir kısmında alıntılanan kıssalarla metin izah edilmeye çalışılmıştır. Bununla birlikte Mesnevî’nin üslup özelliklerine dair, Şemʼî Şemullâh (öl. 1011/1602-03 [?]) ve İsmâil Rusûhî-i Ankaravî’nin (öl. 1041/1631) şerhlerinde bazı yorumlara rastlanılmaktadır. Bu üslup özellikleri, şairin meramını anlamada yardımcı olacağından şerh usulü olarak değerlendirilebilir ve Mesnevî’nin müşkül görünen beyitlerini açıklamak adına kullanılabilir. Bu makalede Mesnevî’nin bu üslup özelliklerinin, Mesnevî metnini şerh ederken kullanılabilecek unsurlardan biri olduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Üslup özelliklerini şerh metodu olarak kullanmak adına bir örnek beyit seçilmiştir. Şifâî Mehmed Dede’nin (öl. 1082/1672-73) şerhinde I. cilt 2469. sırada yer alan ve Şifâî’nin Mesnevî’den olmadığını iddia ettiği beyit örnek beyit yapıldı. Beyit çözümlenmeden önce beytin içinde bulunduğu hikâye ile beytin bağlamı ele alındı ve konudan kısaca bahsedildi. Beytin Şifâî tarafından sorun addedilen hususların belirtilmesi için ilkin Şifâî’nin beyit hakkındaki görüşleri verildi. Akabinde zaman dizinsel olarak Şifâî’den başka on bir şarihin daha beyti ne şekilde şerh ettiği gösterildi. Diğer şerhler değerlendirilirken Şifâî’nin sorun addettiği hususlar üzerinde duruldu. Ayrıca şerhlerin birbirine benzeyen ve birbirini takip eden izahları ortaya konuldu. Yeniden çözümleme yapmak içinse ilkin Şem’î ve Ankaravî’nin şerhlerinde değindiği Mesnevî üslup özellikleri sıralandı. Beytin sorun olarak görülen ifade ve ibareleri cüzlere ayrıldı. Beytin cüzleri kadın ve kadına yakıştırılan “Pertev-i Ḥaḳ/Hakk’ın ışığı” ile “Ḫālıḳest/Yaratıcıdır.” tabirleridir. Kadın kavramının Mesnevî içerisinde ne şekilde yer aldığı örnekleriyle birlikte gösterildi. Bu kavramla beraber beytin diğer cüzlerinin ne şekilde anlaşılması gerektiğiyle ilgili diğer şerhlere müracaat edildi, cüzler arasındaki ilişki ortaya konuldu ve bu şerhler eleştirildi. Benzer konu ve temaların Mesnevî’de var olup olmadığı araştırıldı. Özellikle kadına yakıştırılan “Pertev-i Ḥaḳ/Hakk’ın ışığı” ile “Ḫālıḳest/Yaratıcıdır.” cüzleri Mesnevî’nin üslup özelliklerinden ve Mesnevî’deki benzer başlıklardan hareketle yeniden yorumlandı.
Türkçe Öz:Tasavvufî pratiklerin şer‘î meşruiyeti, İslâm düşünce tarihi boyunca tartışılan meselelerden biri olmuştur. Bununla birlikte râbıta, tevessül ve istiğâse etrafında şekillenen tartışmalar özellikle XIX. yüzyıldan itibaren daha görünür hâle gelmiş ve bu konuda çok sayıda reddiye ve müdafaa metninin kaleme alınmasına zemin hazırlamıştır. Son dönem Osmanlı şark ulemâsının önemli simalarından Diyarbakır/Silvanlı Hüseyin Küçük Efendi (öl. 1375/1955), el-Kavlü’l-Mevsûk adlı eserinde söz konusu tartışmalara müdahil olarak râbıta, tevessül ve istiğâseye yöneltilen bid‘at ve tevhid merkezli eleştirilere sistematik cevaplar vermiştir. Bu makale söz konusu eserde yer alan râbıtaya dair eleştiri ve cevapları merkeze almaktadır. Müellif râbıtayı müstakil bir ibadet değil kalbin Allah’a yönelişini kuvvetlendiren terbiyevî bir vasıta olarak konumlandırmakta ve uygulamanın hükmünü şekilsel unsurlardan ziyade niyet, maksat ve yöneliş esasları üzerinden temellendirmektedir. Râbıtaya ilişkin Kur’ân ve Sünnette açık bir nass bulunmadığı yönündeki itirazlar usûl-i fıkhın genel kaideleri, dinin maksatları ve şer‘î hükümlerin vasıta-gaye bütünlüğü çerçevesinde değerlendirilmektedir. Hüseyin Küçük Efendi kalbî yönelişin nihai olarak Allah’a tahsis edildiğini vurgulamakta ve mürşidin konumunu bu ilâhî maksada yönlendiren temsil ve rehberlik vasfıyla sınırlandırmaktadır. Kur’ân ve Sünnete yapılan göndermeler, lügavî tahliller, tarihî süreklilik vurgusu ve tasavvufî otoritelere istişhâd yoluyla kurulan bu savunma, şark medrese geleneğinde tasavvufî pratiklerin çok katmanlı ve bütüncül bir delillendirme mantığıyla ele alındığını göstermekte, ayrıca Osmanlının son döneminde tasavvuf-şeriat ilişkisinin hangi ilmî ilkelere dayanarak tartışıldığını ortaya koyarak râbıta literatürüne metodolojik düzeyde özgün bir katkı sunmaktadır.
Yûnus Emre’de Öfke ve Sabır: Modern Psikolojik Yaklaşımlarla Karşılaştırmalı Bir Tahlil
Türkçe Öz:Bu çalışma, Yûnus Emre’nin öfke (buşu/gazap) ve sabır anlayışını, didaktik yapısıyla öfke meselesini doğrudan işleyen Risâletü’n-Nushiyye merkezde olmak üzere, Dîvân’dan tamamlayıcı referanslarla incelemekte; bu tasavvufî çerçeveyi, başta duygu düzenleme olmak üzere öfkeye ilişkin modern psikolojik yaklaşımlarla karşılaştırmalı biçimde değerlendirmektedir. Çalışmada öfke, Yûnus’un inşa ettiği gönül âleminde anlık ve geçici bir duygu durumundan ziyade, ontolojik kökenini “ateş” unsurundan alan, kibri besleyen ve enfüsî nizamı sarsan yıkıcı bir kuvvet olarak ele alınmaktadır. Makale, öfkenin yalnızca ansızın parlayan biçimlerini değil, iç dünyada yerleşerek kin, gıybet ve husumete dönüşen süreğen biçimlerini de takip etmektedir. Bu çerçevede öfkenin “akıl divanı”nı nasıl işlevsiz kıldığı ve kişiyi nasihate karşı bilişsel kapanmaya nasıl sürüklediği metin içi verilerle gösterilmektedir. Çalışmanın temel iddiası, Yûnus Emre’de sabrın pasif bir katlanma değil, öfkeyi süreç içinde düzenleyen, modern duygu düzenleme yaklaşımlarıyla bazı yapısal benzerlikler taşıyan etkin bir nefs terbiyesi aracı olduğudur. Bu bağlamda sabır; öfke anında eylemi durduran bir engel, oluşan tepkiyi aklın muhasebesine tâbi kılan bir idrâk melekesi ve en üst mertebede ilâhî muhabbetin rehberliğinde gazabın zehrini dönüştüren bir simya olarak üç katmanlı bir yapı içinde sunulmaktadır. Böylece makale, tasavvuf geleneğinin nefs terbiyesi anlayışı ile çağdaş psikolojinin öfke ve duygu düzenleme yaklaşımlarının hangi noktalarda kesiştiğini, hangi noktalarda ise birbirinden ayrıldığını ortaya koymayı hedeflemektedir.
Eşrefoğlu Rûmî’nin Müzekki’n-Nüfûs Adlı Eserinde Halvet
Türkçe Öz:Halvet, müridin mürşidinin gözetiminde belli bir süre boyunca insanlardan uzaklaşarak tekkenin özel bölümlerinde tek başına kalması ve vaktini yalnızca ibadetle geçirmesi anlamına gelir. Halvet sayesinde müridin kötü huy ve sıfatlardan arınıp yerine güzel huy ve ahlak ile bezenmesi hedeflenmektedir. Bu amaç doğrultusunda yalnızca Allah Teâlâ’ya ibadetle meşgul olan müridin, kalbini mâsivâdan temizleyerek Allah Teâlâ’ya yönlendirmesi gerekmektedir. Halvet, sâlikin halka hizmet edebilmek için belirli bir süre halktan uzaklaşmasıdır. Bu yönüyle halvetin gayesi yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir fayda da taşımaktadır. Eşrefoğlu Rûmî’nin (öl.874/1469-70) tasavvufî eğitim anlayışında önemli bir yere sahip olan halvet uygulaması, Müzekki’n-Nüfûs adlı eserinde ayrıntılı biçimde ele alınmış ve tasavvuf yoluna intisap eden sâliklere tavsiye edilmiştir. Eşrefoğlu Rûmî’nin söz konusu eserinde halvet uygulamasının teorik çerçevesini adeta bir eğitim programı titizliğinde ortaya koyduğu, ayrıca kendi deneyimlerini de aktarmak suretiyle bu metodun uygulanabilirliği ve hayata geçirilebilirliği noktasında muhataplarına somut bir model teşkil ettiği görülmektedir. Bu yönüyle Eşrefoğlu’nun halvet metodunu, amelî eğitimin temel ve vazgeçilmez bir unsuru olarak benimsediği ve uygulattığı anlaşılmaktadır. Bu çalışmada, tasavvufî eğitim metotlarından biri olan halvet hem kavramsal çerçevede hem de tasavvufî boyutuyla ve özellikle Müzekki’n-Nüfûs adlı eseri ile Eşrefoğlu Rûmî’nin perspektifinden hareketle açıklanacaktır. Halvetin şartları ve âdâbının yanı sıra Kâdiriyye tarikatında bu uygulamanın önemine de yer verilecek, halvetin tasavvufî eğitimde teşkil ettiği öneme, mezkûr eser bağlamında oluşturulan niyet, riyâdan arınma, râbıta ve zikrullahla meşguliyet başlıkları altında değinilecektir. Çalışmamız, eser merkezli kavramsal içerik analizi yöntemine dayanmakta olup halvet kavramına ilişkin özellikle müellifin tecrübelerine dayanan aktarımlarını detaylıca mercek altına alarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Türkçe Öz:İslamiyet’in Türk toplulukları arasında benimsenme süreci, yalnızca askerî fetihler ve siyasî gelişmelerle açıklanamayacak kadar çok boyutlu bir tarihî arka plana sahiptir. Bu süreçte tasavvuf düşüncesi ve mutasavvıf şahsiyetler, İslâm’ın inanç, ahlâk ve ibadet boyutlarının Türk kültürel yapısıyla uyumlu bir biçimde anlaşılmasında belirleyici bir rol üstlenmiştir; Türk tasavvuf geleneğinin kurucu isimlerinden Hoca Ahmed Yesevî’nin, Türk topluluklarının İslâm ile kurduğu ilişkinin şekillenmesinde büyük etkileri ve katkıları olmuştur. “Pîr-i Türkistan” unvanıyla da anılan Hoca Ahmed Yesevî, irşad faaliyetlerinde Hz. Peygamber’e duyduğu derin muhabbeti ve rol model olarak O’na ittibâ anlayışını merkeze alıp bu anlayışı sade, öğretici bir dil ve hikmet geleneği aracılığıyla Türk toplumuna aktarmıştır. Onun hikmetleri, dokuz asra yaklaşan süreçte nesilden nesle intikal ederek Allah ve Hz. Peygamber sevgisinin; Türk toplumunun manevî hayatında kökleşmesine önemli katkılar sunmuştur. Aynı zamanda Dîvân-ı Hikmet metni Yesevî geleneğinin devamlılığını sağlayan başlıca metinlerden biri hâline gelmiştir. Bu çalışma, Hoca Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’teki beyitlerde dile getirdiği Hz. Peygamber sevgisi ve bağlılığının, Türklerin İslam’ı algılayış biçimine ve Hz. Peygamber anlayışının şekillenmesine etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır.
Türkçe Öz:Başkasına duyulan olumsuz bir tutum olarak nitelendirilen kıskançlık yerilen bir duygudur. Öte yandanİslâm ahlâk düşüncesinde ve özellikle tasavvuf literatüründe kıskançlığın teşvik edilen ve övülen anlamları dabulunmaktadır. Mâkul görülen ve yerilen olmak üzere kıskançlığın farklı türleri vardır. Yaygın algıya göre kıskançlıkçoğunlukla olumsuz mânalara gelse de İslâm’da makul seviyede kıskançlığın gerektiğinin altı çizilmektedir.Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s.) kendi kıskançlığıyla övünüp Allah’ın kıskançlığını da vurgulamaktadır.İlâhî aşk olarak nitelendirilen “muhabbet” tasavvufun ana ıstılahlarından biridir. Muhabbetin alâmetlerindenbiri de kıskançlıktır. Zira kıskançlık (gayret) bu merhalede nefsî bir sahiplenme duygusu olmaktan çıkıp sevgiyikoruma hassasiyetine dönüşmektedir. Böylece kıskançlık Allah sevgisiyle negatif yönünden arındırılarakahlâkî açıdan yeniden yapılandırılır. Cenâb-ı Hakk’ın kıskançlığını ifade eden “gayretullah”, kullarının en çokkendisini sevmelerini ve yalnızca O’na ibadet etmelerini murâd etmesidir. Netice olarak bu araştırma kıskançlığınolumsuz algısının ötesine geçerek, tasavvuf düşüncesinde bu duygunun “muhabbet” ve “gayretullah” eksenindenasıl bir dönüşüme uğradığını ortaya koymaktadır. Sevilenin başkasını tercih etmesiyle oluşan telâşve endişe anlamına gelen kıskançlık sevgi ve aşkla da ilişkilidir. Allah ve Resulü’nü sevenlerin kalplerindeonlara besledikleri sevgi arttıkça onlar için duydukları kıskançlık da ziyadeleşmektedir. Kıskançlığın hasetlebağdaştırılan anlamına ağırlık verilirken Allah’ın memnun kalacağı kıskançlık türüne yeterince vurgu yapılmamaktadır.Mevcut literatürdeki bu boşluğu doldurmak amacıyla kıskançlığın olumlu yönüne değinilmiştir.Sûfîlerin kıskançlıkla, diğer bir ifadeyle gayretle, alakalı dikkat çekici bakış açıları hatırlatılarak kıskançlığınkalbî alametlerden biri olarak tecelli ettiği belirtilmiştir. Bu kapsamda gayretin Allah sevgisinde oynadığıönemli rol ele alınmıştır. Çalışma kapsamında tasavvuf kalıbında eriyen kıskançlığın nefsî bir iddia olmaktançıktığı; kulun kalbindeki Allah sevgisini muhafaza etme hassasiyetine dönüştüğü görülmüştür. Kıskançlığınmuhabbetle ve gayretullahla derinden ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır.
Türkçe Öz:Tasavvufta, manevî otorite ile siyasal iktidar arasındaki ilişki, genellikle hiyerarşik bir mesafe veya uzlet anlayışına dayandırılır. Çalışmamız, Beşiktaşlı Yahyâ Efendi (ö. 978/1571) örneği üzerinden, genel kabul gören bu ikiliği aşarak farklı bir iletişim biçimini ortaya koymayı hedeflemektedir. Nitekim 16. yüzyıl Osmanlı döneminin ve İstanbul’un önemli mutasavvıflarından bir tanesi olan Beşiktaşlı Yahyâ Efendi ile dönemin padişahı Kanûnî Sultan Süleyman (ö. 974/1566) aynı zamanda sütkardeşidir. Bu durum, ona saray ve yönetim çevresinde doğal bir yakınlık ve saygın bir konum kazandırmıştır. Ancak bu iki şahsiyet arasındaki bağı sadece çocukluktan gelen ailevi bir yakınlıkla sınırlı tutmamak gerekir. Aralarındaki bu iletişimi sadece akrabalık ilişkisine indirgemek, meseleye oldukça yüzeysel bir yaklaşım getirmek olacaktır. Bu amaçla çalışmamızda; Yahyâ Efendi’nin Kanûnî ile kurduğu etkileşim, sadece bir ailevi bağ olarak görülmemiş; tasavvufî bir çerçevede manevî nüfuzun o günkü toplum üzerinde nasıl şekillendiğini anlamaya yönelik bir örnek olarak değerlendirilmiştir. Bu araştırmada temel olarak, bir mutasavvıfın dikey eksende yaratıcısıyla kurduğu manevî bağ ile yatay eksende devlet ricâli ve toplumun farklı kesimleriyle geliştirdiği beşerî ilişkiler arasındaki dengeyi inceliyoruz. Temel amacımız, bu iki farklı düzlem arasında nasıl güçlü bir iletişim köprüsü kurulabildiğini ortaya koymaktır. Nitel araştırma yöntemlerinin kullanıldığı bu çalışmada, tarihsel veriler ve menâkıbnâme türündeki eserler incelenmiş; bu inceleme sonucunda Yahyâ Efendi’nin hayatı, devlet ve toplum ilişkilerini bir araya getiren hibrit bir iletişim tarzı olarak ele alınmıştır. Bulgular, Yahyâ Efendi’nin bu iki farklı toplumsal konumu nasıl başarıyla bir arada yürüttüğünü ve aralarında dengeli bir bağ kurduğunu göstermektedir. O, saray protokolünü aşabilen ve doğrudan nasihat diliyle iktidara yol gösteren bir konumdayken; aynı zamanda gayrimüslimlerden denizcilere, halktan ulemâya kadar uzanan çok çeşitli toplumsal kesimlerle bütünleşmeyi sağlayan kapsayıcı bir dil geliştirebilmiştir. Yahyâ Efendi’nin etkisi, siyasi hiyerarşiye dayalı bir üstünlükten değil aksine tasavvufun özünden gelen, muhatabını kucaklayan ve manevî nüfuzuyla yönlendiren kuşatıcı bir etki olarak değerlendirilmelidir.
Türkçe Öz:Abdurrahman Sâmî (1879-1934), Osmanlı’nın son döneminde yaşamış, on iki tarikattan icâzetli ve Kasımpaşa Yahyâ Kethüda Dergâhı’nın son postnişini olan bir Uşşâkî şeyhidir. Müellifin dinî-tasavvufî eserlerinden biri olan Hediyyetü’l-âşıkîn, 1330/1914’te İstanbul’da basılmış, 36 sayfalık matbu bir irşad risâlesidir. Eserde îman, İslâm, ibâdet, ahlâk ve muâmelât gibi temel konuların yanı sıra seyr ü sülûk, mürşidin vasıfları ve hakîkat âşıklarının ibâdet hayatı, âyet ve hadisler ışığında nasihat üslubuyla ele alınmıştır. Didaktik mahiyetteki eserin dili devrine göre sadedir. Bu araştırmada eser, ulaşılabilen tek matbu nüshası esas alınarak metin tahlili yöntemiyle incelenmiştir. Âyet ve hadisler tespit edilerek mealleriyle dipnotta gösterilmiş, iktibaslar transkripsiyonlu olarak verilmiş ve tasavvufî kavramlar Kuşeyrî, Hucvîrî ve Gazzâlî gibi klasik kaynaklarla mukayese edilmiştir. Bu inceleme; eserin klasik ilmihal çerçevesini aşarak ibâdetleri hem fıkhî hem bâtınî boyutlarıyla ele aldığını; şerîat-tarîkat-hakîkat-marifet mertebelerini her bir ibâdette göstererek ibâdet-ubûdiyyet-ubûdet ve avâm-havâs-ehassü’l-havâs tasnifleriyle Kûtü’l-kulûb ve İhyâ ile başlayan irşad metni geleneğini Uşşâkî çizgisinde sürdüren muhtasar bir temsilcisi olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca eserde müellifin Dîvân’ında yer almayan şiirlerin tespiti, onun edebî yönüne dair yeni bir bilgidir. Bu çalışmada müellifin hayatı ve ilmî kişiliği hakkında bilgi verildikten sonra daha evvel akademik bir incelemeye konu olmamış Hediyyetü’l-âşıkîn’in muhteva tahlili yapılmıştır.
Türkçe Öz:Hasan-ı Basrî’nin Hz. Ali’den semâı meselesi, tarihi süreçte hadisçiler ile sûfîleri karşı karşıya getirmiş ve bu meseledeki ihtilaf ise canlılığını sürekli korumuştur. Mütekaddim hadis ulemasının ekseriyeti, Hasan-ı Basrî’nin Hz. Ali’den semâını sâbit ve sahih bulmazken bu görüşe müteahhir hadis uleması da katılarak onlar da semâın varlığını kabul etmemişlerdir. Hadisçiler tarafından semâın kabul edilmemesi, sûfîlerin görüşlerini derinden sarsmakta ve Hasan-ı Basrî’ye verdikleri manayı tamamen mesnetsiz ve asılsız hale getirmektedir. Zira sûfîler, Hasan-ı Basrî’yi, Hz. Ali’nin talebesi olarak kabul etmişler, Hasan-ı Basrî’nin manevî eğitimini ve zikir telkinini Hz. Ali’den aldığını ve onun elinden de hırka giydiğini savunmuşlardır. Halvetiyye, Rufâiyye, Kübreviyye, ve Sühreverdiyye gibi Hz. Ali’ye mensup tarikatlar bu görüşe uygun olarak tarikat silsilelerini Cüneyd-i Bağdâdî, Serî es-Sekatî, Ma‘rûf el-Kerhî, Dâvûd-i Tâî, Habîb el-‘Acemî ve Hasan-ı Basrî kanalıyla Hz. Ali’ye ulaştırmışlardır. Bu tarikat silsilesi, Hasan-ı Basrî’nin irşad ilmini ve zikir telkinini Hz. Ali’den aldığını açıkça ortaya koymaktadır. Oysa hadisçiler, sûfilerin bu görüşüne Hasan-ı Basrî’nin Hz. Ali’den semâı sâbit ve sahih değil ki talebeliği sahih olsun şeklinde itiraz yöneltmişlerdir. Bu meselede bir kısım hadis uleması ise sûfîlerin yanında yer alarak çoğunluk hadis ulemasının görüşüne karşı çıkmışlar ve semâın sâbit ve sahih olduğunu delilleriyle ortaya koymaya çalışmışlardır. Bunlar arasında öncü ve etkili bir isim olarak bilhassa Süyûtî’nin adını zikretmek gerekir. Bu makale, Hasan-ı Basrî’nin sûfîler nazarındaki konumu, Hz. Ali’den semâını kabul etmeyen çoğunluk hadis ulemasının görüşleri ve bu görüşlere karşı çıkan bazı hadisçilerin söz konusu semâın ispatına dair ortaya koydukları aklî ve naklî delilleri ihtiva etmektedir.
Armağan Kitap Nedir, Nasıl Hazırlanır?
Türkçe Öz:Ülkemizde genellikle bilime ve sanata uzun yıllar hizmet etmiş öğretim üyelerini onurlandırmak amacıyla hazırlanan armağan kitapların kökenleri Doğu’nun “tuhfe” ve Batı’nın “Festschrift” kültürüne uzanmaktadır. Ne var ki temelde vefa duygusuna dayalı bu gelenek, sıkı bir editöryal süzgeçten geçirilmediğinde “makale mezarlığı”na dönüşme gibi ciddi nitelik sorunlarına maruz kalabilmektedir. Bu teknik notta, armağan kitap kavramının tarihsel kökenleri kısaca ele alınmakta, ardından bir armağan kitabın içerik inşasında dikkat edilmesi gereken bazı şekilsel ve editöryal standartlar üzerinde durulmaktadır. Bilhassa mükerrer yayınların, tekrarların (tedahüllerin) önüne geçmek adına “sipariş usulü”nün, “özgün akademik yazı” şartının ve titiz bir editöryal inceleme sürecinin önemi vurgulanmaktadır. Çalışmanın sonunda ise, 2023 yılında yayımlanan Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu’na Armağan kitabı çizilen bu teorik çerçevenin pratiğe döküldüğü bir örnek olarak incelenmektedir.
Ağustos 2026
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

Bir yıl sonrasını düşünüyorsan tohum ek, on yıl sonrası için ağaç dik, yüz yıl sonrayı düşünüyorsan, insan yetiştir.